zickler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zickler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2011 Salı

Gorgias'ı Ben Öldürdüm!


Hiçbir şey yoktur” diyerek söze başladı Gorgias. O antik götünün üstünde retorik ustası olmanın rahatlığıyla oturuyordu. Belli ki az sonra, yine usta dil darbeleriyle dinleyicilerini kendinden geçirecek, söz sanatlarını en fevkalade şekilde kullanarak herkesi söyledikleri konusunda ikna edecekti. Bu şarlatanlığa daha fazla dayanamayacağımı o an anladım. Kirli bir politikacı gibi oturan ve gözümde o an Nihat Doğan’dan farksız olan bu adama sırf antik diye saygı duymamı beklemeyin!

“Çok şey vardır Gorgias” diyerek ortaya atladım. Herkesin şaşkın bakışları üstümdeydi. O döneme hiç uygun olmayan yırtık ve taşlanmış Levi’s 501 kotum, Adidas ayakkabılarım, kurukafalı t-shirt’üm değildi insanların beni yadırgamasına sebep olan. Hayvan herifler sanki her gün İstiklal’e çıkar gibi gelen insanlara alışkınmış gibi ona değil de, hangi cüretle ortaya atladığımı sorguluyordu. Herkesin kulağına eğilip tek tek “Baba akşam Asmalı’ya gidelim mi?” desem bu kadar şaşırmayacaktı yavşaklar. Milattan önce dördüncü yüzyıl lan! Ne Asmalı’sı kimse demez mi?

Herkes öyle bakınca kendimi tanıtmak zorunda kaldım. “Merhaba. Ben Peder. Galata’da yaşıyorum. Şu az ilerisi aslında. Uçakla bir saat. Ama şu anki şartlarda zor tabi. Gorgias Bey’in sözünü kesmek istemezdim ama söylediklerini saçma bulduğumu itiraf etmeliyin. ‘Hiçbir şey yoktur’ ne demek ya? Tabi ki çok şey vardır.”

“Mesela ne vardır?” diye alaycı bir şekilde sordu bana Gorgias.

“Bakın Gorgias Bey, en azından üstümdekilere dikkat etseydiniz bunu sizin şu anki hayat birikiminiz ve teknolojinin geldiği noktayla hayal gücünüzle üretemeyeceğinizi bilirdiniz. Yani siz hiçbir şeyin olmadığını söylüyorsunuz ama yırtık kotum öyle demiyor. Hiç değilse konfeksiyon var. Konfeksiyon varsa toptan kumaşçı var, fantezi kumaş satanı var, kot kumaşı satan var. O varsa çaycısı var, kebapçısı var. Onlar varsa alışveriş merkezi var. Üstelik bu saydıklarım tamamen kot pantolon sektörüne dair var olanlar yarrağım. Ne demek hiçbir şey yok?”

Gorgias mütebessim suratından hiçbir şey bozmadı. “O halde şunu dinle” dedi. “Bir şey varsa bile bilinemez.

“Hocam, nasıl bilinemez? Baba? Götümden mi uydurdum sana ben konfeksiyonu? Var ki, biliyorum.”

Gorgias yine gülümsedi. “Peki o zaman şunu dinle” dedi. “Bilinse bile başkalarına bildirilemez.

“Hacut! Deminden beri ne anlatıyorum it gibi burada. Köpeklik ediyorsunuz bana karşı. Konfeksiyon var dedim ve sana söyledim tüm bunları. Bak sana özet geçiyorum; Konfeksiyon vardır. Konfeksiyon bilinir, ben biliyorum. Bildiğim konfeksiyonu sana bildiriyorum.”

Gorgias yine gülümsedi. “Elbette, tüm bildiklerini, benim bilgim dışında olduğu ön kabulüyle bana sunmaktasın genç adam. Hiçbir şey olmayacağı, senin karşımda bana ukalalık yapmanı engellemeyeceği gibi; hiçbir şeyin bilinemeyeceği, senin bildiklerini, benim bilememem anlamına gelmediği gibi; başkalarına bildirilemeyeceği, senin bildiklerinin zaten bende var olabileceği ihtimalini değiştiremeyeceği gibi; Cevahir Alışveriş Merkezi’ni sen daha doğmadan bildiğimi senden saklayacak değilim. Fakat AVM yoktur, bilinemez, bildirilemez. AVM’ye gidilir fakat ben milattan önce yaşadığım için gidemem. Sense gidebilirsin. Neden gidebilirsin peki? Belki de sadece olmadığın ve ben olmanı istediğim için. Hani belki de varsın ama ben bilemem var olduğunu da sen yine de asgari ücretini kazanırken, var olmayan bir varlık olarak, sana emredilen zevkler peşinde koşarken bir hiç olduğunu ve bu suretle bana, beynimin kötü tarafının hayal ürünü olduğunu ispatlayabilirsin. Bence genç adam, ne sen varsın, ne de sana az önce bakan şu insanlar! Bana aksini ispatla genç adam ve DOĞ!

Söylediklerinin yarısını anlamamıştım. Elimi cebime attım, taksi fişleri çıktı. Diğer cebime attım, bot faturası çıktı. Maaş da bitmişti. Gorgias’ın sözleri de ağırıma gitmişti. Hemen bir kılıç düşündüm, sırtımda, sivri tarafı ensemi kesen... Çıkardım kılıcı kınından. “Gorgias şimdi siktim belanı çok konuşan pezevenk seni” diye saldırdım Gorgias’a. Delik deşik ettim ünlü feylesofu. Ardıma bile bakmadan çıktım gittim. O zamanlar Türk Ceza Kanunu olmadığı için bir şey olmadı. Ertesi gün ama taş tabletlerde çıkan gazetede haberi okudum.

“GÜPEGÜNDÜZ VAHŞET: ÜNLÜ FEYLESOF ÖLDÜRÜLDÜ”
 Ünlü feylesof ve hatip Gorgias dün alçakça bir saldırıda öldürüldü. Nereden geldiği belli olmayan ve görgü şahitlerinin ifadelerine göre Olivium’dan giyinmiş gibi duran bir genç Gorgias’ın sohbetine geldi. Gorgias’la tartışan ve kimliği henüz belli olmayan genç tartışma sırasında kılıcını çekti. Talihsiz feylesofa saldıran genç, yaşlı adamı delik deşik etti. Olaydan sonra kayıplara karışan saldırganın bulunması için Antik Yunan Emniyet Müdürlüğü geniş çaplı arama başlattı. Emniyet Müdürü Torakles saldırganın er geç adalete teslim edileceğini söyledi. İyi bir hatip olarak bilinen Gorgias evli ve iki çocuk babasıydı. İyi derecede İngilizce bilmekteydi. Cenazesi yarın öğle namazına müteakip Teşvikiye Camii’nden kaldırılacak. 

6 Nisan 2011 Çarşamba

Ben Bir İnternet Bağımlısıyım (Bir İnternet Bağımlısının İtirafları)


En samimi itirafım. Ama sözlerime başlamadan önce aşağıda anlatacaklarımın kesinlikle insanlara interneti, siteleri girmeyi, Chat yapmayı özendirecek nitelikte olmadığını belirtmek isterim. Zira ben gençliğimi, en verimli yıllarımı internete heba ettim ve bu yok oluş hikâyemi de tüm detaylarıyla anlatacağım.

Bu lanet benim yıllarımı götürdü. Hayattan keyif alan benliğimi sömürdü. Yürüyen bir robota dönüştürdü.

Lise yıllarımdı. Hep Beyoğlu’ndaki Memo Sokak’ta takılıyorduk. Memo sokak şimdi yok ama belki son halinden dolayı aklınızda kötü bir imaj belirecektir. O zamanlar sandığınız gibi değildi. Aklı çalışan, keyifli, hayattan zevk alan neşeli gençlerdik ve orada toplanır eğlenirdik. Geyik yapar, şakalaşırdık. Karıya kıza yavşardık. Manita yapmaya çalışırdık. Bense gerçekten grup içinde çok sevilen, her zaman çağırılan gencecik, gözleri parıldayan bir delikanlıydım. Saçlarım simsiyah ve parıl parıldı.

Biz kendi halimizde takılırken aylar sonra Memo Sokak’ta garip tipler belirmeye başladı. İstanbul’un varoşlarından kopmuş, deri ceketli, etrafa caka satan, içimize girmeye çalışan tiplerdi. İnternet satmaya çalışan tiplermiş onlar. Sonradan anladık ama iş işten geçmişti. Geçmesi işten bile değildi çünkü herkes içten bile değildi. Ne yazık ki etrafımızdaki gencecik çocukların bir çoğu internete o zamanlarda başladı. İşin garibi, bize sürekli kimlik soran polisler bu insanları hiç görmüyordu. Umurlarında da değildi zaten şimdi düşününce…

Ben kişisel olarak internete çok karşıydım. Bunu da defalarca grup içinde belirtmiştim. Ama o zaman bir tane kız arkadaşım vardı ve abisi internete giriyordu. Abisi de biz arkadaşlarla evde takılırken geliyordu ve bizimle sohbet etmeye çalışıyordu. Sonra birden muhabbetin ortasındayken “Ben bir internete bakıp geleceğim” diyordu. Ben o kadar karşı olmama rağmen, kimse sesini çıkarmamasına rağmen hepimiz aslında içten içe merak ediyorduk.

Bir gün yine abisi “Ben bir internete bakıp geleyim” dedi. Ben de gizlice peşinden gittim. Bir internet cafe’ye gitmişti. Tam bilgisayarın başına oturacakken klavyesini elinin altından çektim. Bu birden delirdi. “Ne yapıyorsun?” sen diye bağırdı. “Bunu yapacaksan, internete gireceksen, gözümün önünde gireceksin” dedim. Ik mık etti, yapmak istemedi ama en sonunda dayanamadı ve “Tamam” dedi. Ne kadar aptalca bir hareket yaptığımı şimdi fark ediyorum ama o zaman bana onun internete girişi, Mirc’e bağlanışı, porno sitelere bakışı ve tüm bu muhteşem ritüel çok çekici gelmişti.

O gün internete başladım.

Aslında internete tamamen bağımlı olmam uzun bir sürece yayıldı. Başlangıçta sadece mail kutuma bakıyordum. Sonraları Mirc, sohbet odaları, Chat, porno siteler derken tam bir internet bağımlısı olmuştum. İşin kötüsü de ne biliyor musunuz? Benim bir çok arkadaşım da sırf ben başladım diye benden gizli gizli internete girmeye başlamışlardı. Bir çok pırıl pırıl arkadaşımın da sonunu hazırlamıştım farkında olmadan.

Gün geçtikçe arkadaşlık bağlarımız koptu. O pırıl pırıl gençler gitti yerine her gün internete giren, sohbet eden, porno sitelere giren hayattan keyif alamayan gençler geldi. Ben yaklaşık yedi ay sonra ilk kez bir internet krizine girdim. Sabah kalkıp okula gitmem gerekirken bana tireme geldi. İnternetsiz yapamıyordum. Tüm vücudum adeta bir felç geçirmişçesine titriyor internete girmek için yalvarıyordu. Hemen son gücümle, evde kıyıda köşede bulduğum, babamın cebinden çaldığım paralarla internet cafe’ye gittim. Ve internet bağımlılığının en ilginç yanı ne biliyor musunuz? O internetin başına oturup, çetleşmeye girdiğiniz an tüm hastalığınız sona eriyor. İnternet sizi hem hasta ediyor hem de iyileştiriyor.

Ailemin yüzünü bile artık görmüyordum. Eve geç giriyordum, gün boyu kalkmıyordum. Beni yakalamasınlar diye kapımı bile kilitliyordum. Babam beni birkaç kez kemerle dövmeye kalktı ama ağladığım için acıdı “Odana git” dedi. Zaten odamda olduğum için pencereden atladım ve o günden sonra bir daha eve dönmedim.

Sokaklarda dileniyordum. İnternete girebilmek için daha fazla dilendim, tuvaletler temizledim. Şimdi söylemek istemeyeceğim kadar pis işe bulaştım. Ve o zaman internet de yavaştı. Ama daha fazla internet için daha fazla para bulmak zorundaydım. İnternet bağımlıları bilir, internet bir süre sonra yetmez. Vücut daha fazla internet ister. Zaten internet bağımlılığından ölenler, interneti yeteri kadar alamayıp daha hızlı alabilmek için götüne mouse, klavye, USB stick, CD sokanlar olmuştur.

İnternet krizlerim gün geçtikçe artıyordu. Porno sitelerdeki fotoğrafların açılmasını bile bekleyemiyordum. 33600 modemlerle sayfalar süt beyaz açılıp iki saat bekleme süresiyle baş başa kaldığımda çıldıracak gibi oluyordum.

O süre içinde bir çok arkadaşımız aramızdan ayrıldı. İnternet başındayken ölenler de oldu, kol gibi gelen faturalar yüzünden “Babam sikeceğine ben kendimi sikeyim” deyip intihar edenler de oldu. Ama sonuçta yalnız kalakaldım.

Bir gün internetin dozunu ayarlayamadım. Aynı anda hem çet, hem oyun, hem porno oynarken aşırı doz aldığımdan kalbim durdu. Yere yığıldım. Şansıma o sırada bir doktor da porno izliyormuş. Hemen elini peçeteye silip yanıma geldi ve kalbimi tekrar çalıştırdı. Bugün bu satırları yazabiliyorsam onun sayesindedir.

Polis beni bulup hastaneye kaldırdığında internete girdiğim de anlaşılmış oldu. Hemen aileme haber verdiler. Ailem de geldi ve benim internete girdiğimi onlar da anladı. Yüzlerine bakamadım. Annem bir gün boyunca ağladı. En son gece yarısı olduğunda ben ağzımı açıp “Anne ben bu internetten kurtulmak istiyorum” dedim.

Beni tedavi için Ege’de bir balıkçı kasabasına yerleştirdiler. İkametgahımı da oraya aldılar. Oradan tam yedi kez kaçtım. Üç kez daha kalbim durdu porno izlerken. Ama en sonunda karar verdim ve bir senelik Ege’de balıkçı kasabası tedavisinden sonra interneti tamamen bıraktım.

Ama hayata geri döndüğümde şaşkındım. Ne yapacağımı bilemiyordum. Hiç arkadaşım kalmamıştı. Sudan çıkmış balığa dönmüştüm. Kendimi öğrenmeye verdim. Çok öğrendim. Bir daha internete tam olarak dönmedim. Sadece iki kez yavşadığım kız link gönderdi diye Fizy’ye girdim. Bir kez de Youtube’a girdim ama yasaklı olduğu için tutuklandım. Onun için de tekrar tedavi görmek zorunda kaldım.

Şimdi tamamen temizim ama halen aklıma internet geliyor. Yakamı halen bırakmadı. Hem de internetten karı düşürenleri gördükçe halen aklıma düşüyor ama hem kendime hem aileme söz verdim artık internete girmeyeceğim. Umarım bu sözümü yerine getirebilirim.

Ve gençler! Sizlere tavsiyemdir. Siz, siz olun, internete bulaşmayın! hayatınızı karartmayın…

28 Mart 2011 Pazartesi

Herkes Her Şeyi Biliyor Anasını Satayım!

Bilmek hiçbir işe yaramaz. O bilgiyi nasıl kullanacağındır önemli olan. Hani hep böyle bir şeyler bilmiş edalarında dolaşıyoruz ya. Kendimi de ayırt etmiyorum. Her boku biliyoruz ya. Mizah hakkında da ahkam kesecek üst düzey mizah algımız var ya. Hani muhteşem ince siyasi tespitler yapacak muhteşem bir entelektüel birikimimiz var gibi ya. Öyle her siyasi olayda nokta atışı yapabilecek lümpen ulusalcı tavırlarımız var ya. Hani aşk konusunda hepimiz birer gönül adamı gibi aforizma üretiyoruz ya. Her bok hakkında söyleyecek lafımız var ya. Bil bilme önemli değil. Hiçbiri bir boka yaramıyor güzel kardeşim. Hiçbiri bir boka yaramıyor. Bilgileriniz, üç beş kitaptan okuduklarınızı satmanız bir boka yaramıyor. Ne sana, ne bana!

Mesela ben matematiği “bilmenin” bir halta yaramadığını seyyar oyuncakçıdan öğrendim. Sanırım liseliydim. Lise 1 olmalıydı. Sabahın altı buçuğunda okula gidiyordum. Galata Köprüsü’nde hızla bir liseli gibi yürüyordum. Hani şu bir çubuğa asılı envai çeşit oyuncak olan satıcılar var ya… İşte onlardan birisi de önümde yürüyordu. Tam onu sollarken bana seslendi.

“Lan. Baksana buraya.”
“N’oldu abi?”
“N’apıyorsun sen bu saatte lan burada?”
“Okula gidiyorum abi.”
“Hee. Aferin sana. Adam olacaksın demek.”
“Ehe ehe”
“Sana bir matematik testi yapayım ben o zaman.”

Türkiye’nin en iyi okullarından birisine gidiyorum. Adam ne sorabilir ki? Bu iğrenç elitist havalardayım. Halbuki özüme baksan Zeytinburnuluyum. Artistliğin kime lan lavuk?

“Sor abi.” dedim.

Adam taşak geçer gibi eliyle dört işareti yaptı. “Bu kaç?”
“Dört” dedim dalga geçerek. Sonra eliyle beş yaptı. “Bu kaç?”
“Beş” dedim. Bu böyle birkaç sayı boyunca geçti. Şimdi siz bekliyorsunuz ki adam bana birden integral, türev filan soracak ben de size “İşte aslında bilmediğimiz görünümlerin altında ne farklı hayatlar yatıyor” diye boktan bobo edebiyatı parçalayacağım. Hayır. Öyle olmadı. Ben tam kendime güvenim gelmiş ve adama artistçe “Peki ya sen şunu biliyor musun?” diye matematik parçalayacakken adam bana birden nah çekti. “Peki bu kaç piç?” dedi. Kahkaha attı.

Adam bana sekiz yüz bilinmeyenli denklem sorsa yine düşünür cevaplamaya çalışırdım ama adam bana nah çekti lan! Öyle kala kaldım. Eleman da kahkaha atarak yoluna devam etti. “Haydi siktir git okuluna gerizekalı” dedi.

O an değil belki ama bilginin değil bilgiyi nasıl kullandığının önemli olduğunu anladım. Hayır o değil de, ulan Allah’ın manyağı. Haydi ben sabah altı buçukta okula gidiyorum da sen kime oyuncak satmaya gidiyorsun lan sabahın köründe?

4 Ocak 2011 Salı

31

Aralık kaç çeker?

***

1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31 Aralık

***

Başka?

***

Elim nasır tuttu.

***

Üniversitede porno çekilir.

Pornoda 31 çekilir.

Aralık 31 çeker.

***

Anladın sen onu.

***

Sen anladın ama ben bir sik anlamadım.

Ne yazdım lan ben?

(Yılmaz Özdil Stayla)

18 Aralık 2010 Cumartesi

Münazarada Eski Sevgiliyle Karşılaşmak

“İnsan hayvana benziyor. Hayvan da bir insan yani sonuçta. O da kaka yapıyor, yemek yiyor. Sevişiyor arada. Düzensiz bir seks hayatı var hayvanın. Çok eğlenceli bir hayatı yok. Misal olarak kediyi ele alalım. Sokakta yaşayan bir kediysen diğer kedilerden dayak yiyorsun. Gününün büyük kısmı o çöp senin bu çöp benim, yemek aramakla geçiyor. Arada miyavlayıp tıslıyorsun, yoldan karşıdan karşıya geçiyorsun. Eziliyorsun filan. Normalde sevişmek aklının ucundan geçmiyor ama Mart gelince kafan tutuyor. ‘Ulan bir karı olsa da sevişsek’ diyorsun. Şanslıysan zayıf bir manita bulup ensesinden ısırıp iki git gel, işini bitiriyorsun. İnsanı hayvandan ayıran da işte bu nokta. Biz manita bulmak için ensesini ısırmak zorunda değiliz ama ebemiz sikiliyor o hatunu yatağa atacağız diye. Bana mı dedin lan? Bana mı? Bana bana Peder’ine”

Ayna karşısında çalışırken en sonunda hep yavşıyordum. Münazaraya bir hafta kalmıştı. İnsan ve hayvan arasındaki farkı ağdalı bir örnekle anlatıp, insanın neden hayvandan üstün olduğunu iki artı iki dört edercesine bir argümanla kabul ettirecektim. Evrime karşı çıkan dindar kararlığında çalışıyordum. Aynanın karşısında çalışıyordum ki sonra o kadar kişinin karşısında sesim ciyaklamasın. Ama işte cümlenin sonunu bağlayamıyordum. Göt gibi kalıyordum her seferinde. Ya Robert De Niro oluyordum ya da Bihter Ziyagil. “Sokmuşum münazarasına, kafam girsin dayısına” dedim ve sırıtarak götümü kaşıdım.

---Bir hafta sonra---

Yanımda Suat ve Gökay vardı. Ben ortada oturuyordum. Üstümde babamın Mahmutpaşa’daki tesettür giyimci arkadaşından lise mezuniyetimde bana aldığı paçası kısa, domuz gripli insan suratı rengindeki takım elbise vardı. Oturduğum için taşaklarım bayağı sıkışmıştı. Paçalar da dizime kadar gelmişti lan. Çorabım bitmiş, üstünden bir çoraplık kadar yerden de kıllı bacaklarım gözüküyordu. Allah’tan masanın üstünde Anadolu Turzim ve Otelcilik Meslek Lisesi restoran masası örtüsü vardı da gözükmüyordu.

Sabahtan beri on yedi kez işemeye gitmiştim. Vücudumda su kalmamıştı. Bakkal portakalına döndüm işemekten ama yine de çişim geldi. “Ulan Suat, ağzımda tükürük kalmadı amına koyim. Halen çişim var. Avucunu aç da işeyeyim” dedim. Şaka yaptığımı anlamadı avucunu açtı. Gökay’a baktım. O da sevgilisine mesaj atıyordu. “arklralym aşkm snr arrm” yazıyordu. Hüsranla önüme döndüm.

Ben önümdeki iğrenç masa örtüsüne odaklanmış “Ulan tartışmaktan anladıkları ‘O laflar boy boy siksin seni kovboy’ olan adamlarla niye münazara takımı kurdum?” diye düşünürken, diğer takım da yerini almıştı. Hiç o tarafa bakmamıştım.

Münazara hakemi mikrofona tık tık yaptı. “Evet sevgili arkadaşlar. Let the münazara begin” dedi ve sözü rakip takıma verdi.

Rakip takımın sözcüsü konuşmaya başladı. “İnsan ve hayvan. Bir arada yaşamak zorunda olan yaratıklar” dedi.

Şok oldum. Tanıdık bir sesti. Bim’de eski sevgilimle karşılaştığımdaki gibi hissettim. Bir zamanlar bana “Ayakların tombi gibi kokuyor” diye kızan ses şimdi “İnsan” diyordu. Bir zamanlar “Osurdun mu?” diye soran ses şimdi “Hayvanı insandan ayırmak mümkün mü?” diye soruyordu. Eski sevgilimdi bu.

O tarafa baktığım an o da kafasını bizim gruba çevirdik ve göz göze geldik. Bir an duraksadı. Kötü ayrılmamıştık aslında. Ben ona üç orospu, bir kaltak, yedi siktir git demiştim. O da bana beş pezevenk, doksan üç alçak orospu çocuğu demişti. Ama kötü sayılmazdı ayrılmamız. Ben belki bir, iki sevişiriz diye boş mesaj atmıştım sonuçta. Affetmeye hazırdım.

Bana baktı ve kafasını çevirip konuşmasına devam etti. “İnsan sevişmek ister. Ama neden? Üremek için. Soyunu devam ettirmek için. Hayvan da sadece üremek ister. Peki aradaki fark ne?” Sanki nispet yapar gibi konuşuyordu. O sevişmeli, sokuşmalı konuşunca ben de erekte oldum. Zaten memelerini kesiyordum. Değişik bir sutyen mi giymişti ne? Dimdik gözüküyordu. Gökay da o sırada kulağıma eğildi. “Hacı abi kurmuşsun çadırı ehehe” dedi. “Yok lan kumaş pantolon kıvrılıyor öyle oturunca” dedim.

Eski sevgilim konuşmasını bitirdi. Münazara sözcüsü sözü bana verdi. Önce ağzımı açıp hazırladığım konuşma metnini önüme çektim. Sonra vazgeçtim. Eski sevgilimin gözünün içine bakarak konuştum. “İnsan önce insan olacak kardeşim. Hayvan mesajdan filan anlamaz ama insan anlar. Boş mesaj da olsa mesaj mesajdır. Önce insan olacaksın kardeşim. Biz köpek miyiz, hayvan mıyız, adam değil miyiz?” dedim. Sonra “siktir git ya” der gibi kağıtları yere fırlattım. Herkes şaşırmıştı. Ama salondan büyük bir alkış koptu. Herkes münazara konusuyla alakalı sandı. Ben alkışı alınca gaza geldim.

“İnsanla hayvan arasındaki fark güzelim, insan kalbiyle, hayvan götüyle sever. Biz kalbimizle sevmişiz. Biz adam gibi sevmişiz, hayvan gibi değil” dedim. Salon coştu. Münazara sözcüsü sözü tekrar eski sevgilimin takımına verdi.

“İnsanı hayvandan ayıran en önemli özellik ellerini kullanabilmesidir. Zaten insan aklını ve sosyalleşerek ayakta kalabilmeyi de bu sayede gerçekleştirebilmiştir.” dedi.

Hemen sözünü kestim. “İnsan dediğin sevdiğinin elini bırakmaz güzelim. Hayvan olan sevgiden anlamaz güzelim” dedim konfeti yağdı sahneye.

“Lütfen sözümü kesmeyin” dedi. “Hayvan da insan da hayatta kalabilmek için, onun hayatını tehlikeye sokan engelleri yok etmek zorundadır.”

“İnsan dediğini hayatta tutan sevgisidir. Yemişim ben hayvan gibi sevişmeyi güzelim. İki attırmakla sevilmez bebeğim” dedim, salonu iyice arkama aldım.

Eski sevgilim bilim altında bana laf sokuyordu. “İnsan toplulukları gibi, bazı hayvanlar da topluluk dürtüsüyle hareket etmeyi başarmışlar ve sosyal ortamlarında doğal liderler seçmişlerdir” dedi.

“Ulan bizim arkadaş çevremiz yok sanki. Her gün kakara kikiri yapıyorduk, şimdi mi kötü olduk? İyi o zaman hayvan gibi yaşayalım. Sen evinin orta yerine sıçar mısın? Bir osurduk diye sevgilinin kalbini kırmaz mısın? Biz sevdiğimizin adını kalbimize kazımışız bir kere zalim” Feci laf sokmuştum, dişlerim arasından fısırdayarak güldüm. Masaya sol dirseğimi dayamış, yan tarafımı da iyice yaslamış, taşak geçer gibi dinliyordum. Hatunun her dediğine “He he” diye gülerek kafa sallıyor, ara sıra seyircilere dönüp sağ elimle hatunu gösterip, kafamı açıyla yana sarkıtıyor “Hey Allah’ım ya” hareketi yapıyordum.

Ne olduysa işte bu özgüven sonrasında oldu. Hatun sözü almıştı. Ağır konuştu. Dedi ki “Hayvandan farklı olduğunu sanan insan, insanlara karşı da acımasız olabilir.”

“Ulan bir dediğini iki etmedim. Sikik arkadaşlarına da tahammül ettim. Acımasız olsam önce o Gökberk yavşağının ağzına sıçar sonra da Deren’in bacısını sikerdim amına kodumun orospusu seni.”

---Münazaradan bir ay sonra---

Benim küfrümden sonra hükmen mağlup sayılmamızdan beri bir ay geçti. Aslında kötü bir şey demedim. Yani telafi edilebilir bir şey. Her gün ortalama yedi boş mesaj atıyorum ama halen cevap gelmedi.

22 Ekim 2010 Cuma

İnsanlık Tarihinin İlk Zamparası

Aslında ilk zamparası dediğime bakmayın. Daha ne tipler olmuştur gelene geçene çakan. Ama bu adam tarihin bilinen ilk zamparası sayılabilir. Karşınızda Roma’lı şair Publius Ovidius.

“Ateşli bir aşıktan servet koparmak yalnız kadınlara mahsus bir yetenektir. Sen sen ol, sevgilinin doğum günlerinden kork.”

Ovid olarak da bilinen Ovidius rivayetlere göre milattan önce 43 yılında İtalya’nın Abruzzo kentinde dünyaya gelmiş. Maceracı bir kişiliğe sahip olduğu için 18 yaşında Yunan diyarına gitmiş ve amaçsızca gezmiş. Sonra ise eğitimi için Roma’ya dönmüş ve burada hukuk eğitimi almış. M.Ö. 15 yılında bir kadınla yaşadığı ilişkiyi anlattığı aşklar adlı kitabını yazmış. İsa’nın doğduğu zamanlarda ise 3 kitaptan oluşan aşk sanatı adlı eserini yaratmış. 1’inci kitapta bir kadını nasıl elde edileceğini, 2’inci kitapta kadının nasıl elde tutulacağını anlatmış ve 3’üncü kitapta kadınlara öğütler vermiş. Bu eser o zamanın toplumsal yaşantısına ve tabularına göre adeta bir skandal olarak addedilmiş. Yine de bu skandal eseri onu ve Roma imparatoru Augustus’u yakınlaştırmış. Augustus Ovidius’u saraya aldırmış. Yedikleri ve içtikleri ayrı gitmiyormuş. Ovidius sarayda Yunan mitolojisini derinlemesine incelediği Metamorfozlar kitabını yazmış. Ancak ne olduysa Augustus’la Ovidius’un arası bozulmuş. Augustus, Ovidius’u idam etmeye kıyamamış ama onu sürgüne göndermiş. Ovidius yaşamının son 9 senesini karanlık bir liman şehrinde geçirmiş ve sonra da ölmüş.

Ovidius’la Augustus’un arasının açılmasının sebebi tam olarak açık olmasa da bir kadın meselesinin bu olaya yol açtığı bilgileri mevcut. El yazması bir günlükte şunlar yazıyor: “Şehrin yeni gülü Sparta güzeli herkesin aklını başından aldı. İmparator Augustus onu etkilemek için tüm hünerlerini ortaya döküyordu. Güzel Rosentus’u etkilemek için onun adına şiirler yazdırdı, gösteriler tertip etti. Onu saraya davet etti ama Rosentus bu nazik daveti geri çevirdi. Yine de imparatorumuzu kızdırmamak için isterse eve gelebileceğini yanında Ovidius’u da getirebileceğini söyledi. Belli oluyordu ki Rosentus da Ovidius’un büyülü sözlerinden, şaşaalı bakışlarından etkilenmişti. Augustus, Rosentus’un Ovidius’a ilgi duyduğunu anlamakta gecikmedi. Büyük bir öfkeyle doldu içi. Gazabı yıldırım gibiydi, tanrıların öfkesi gibiydi içindeki kin ateşi.” Anonim bir günlükten yapılan bu alıntıda imparatorla Ovidius’un arasına bir kadının girdiğini anlamak güç olmasa gerek.

“Her kadın arzulandığını düşünür, en çirkini bile kendini güzel sanır.”
Ovidius gerçek bir çapkındı. 2000 yıl öncesinin şartlarını düşündüğümüzde onun için insanlık tarihinin ilk zamparası demek yanlış olmaz. Tek eşli aşkların çağında her çiçekten bir bal alma düsturuyla hareket etmesi de onu döneminin romantik şairlerinden ayırıyor. Özellikle aşk sanatı adlı eserinde, erkeklere verdiği öğütler şimdiki birçok başarısız ve badak erkek için bile eğitici bilgiler barındırıyor.

Güzel kadınları nerede aramalı? 5 Ovidius öğüdü.
 
“Kadınlar kaçanı kovalar ama ayak direyen inatçılardan da tiksinir.”
 
1)    Doğru kadın aramakla bulunur, gözlerini aç ve etrafına bak. Güzel kadınların en çok nerelere takıldıklarını, nerelerde eğlendiklerini öğren.
 
2)    Dolaşmaya çıktığında etrafına bak, kütüphanelerde hatta mahkeme salonlarında bile etrafına bak onu bulmak için.
 
3)    Tiyatrolarda da onu arayabilirsin. Bu tip gösteri yerleri son moda ve güzel kadınların hem görmek hem de görülmek için akın ettikleri yerlerdir. Böyle bir yere gideceksen basamaklı tiyatroları seç. Bu tip tiyatrolarda aşık olabileceğin, oynaşabileceğin ya da sadece bir gecelik beraber olabileceğin birisini bulabilirsin.
 
4)    Popüler olan yarışlarda da ara kadınları. Bu arenalarda mutlaka senin de istediğin gibi kadınlar olacaktır.
 
5)    Zaferlerin kutlandığı veya festivallerde düzenlenen şölenleri de unutma. Bu şölenlerde ilgiye değer eğlenmeye gelen birçok kadın bulacaksın.

Kadını buldunuz ama nasıl tavlayacaksınız?
 
“Erkek kötü oyuncudur, kadın arzularını gizler, ilk adımı atmak bu yüzden erkeğin işidir.”
 
1)    Bir kadını tavlamak için ilk olarak kendine güvenmelisin, o zaman kazanamayacağın kadın olmaz. Hiçbir kadın gururunu okşayıcı sözleri karşılıksız bırakamaz. Bundan hoşlanmayacağını düşündüğün bir kadının bile hoşuna gidecektir bu sözler.
 
2)    Eski sevgilisi tarafından yaralandığı gün onu elde edebilirsin. O gün ona açıl ve eski sevgilisinden intikam alması için ona yardımını sunduğunu söyle. Bunu yaparken elini çabuk tut çünkü kızgınlık zamanla erir gider, elini çabuk tutarsan sonuca ulaşırsın.
 
3)    Bol bol söz ver, söz vermekle kim ne kaybetmiş. Kadınlar vaatlere dayanamaz, kolayca baştan çıkarlar. Bir kez inanıp umutlandı mı, bu umut onu uzun süre oyalar. Eğer çok cömert olursan, bil ki terk edilirsin.
 
4)    Eğer ona yazdığın süslü, iltifatlı mektupları okumadan geri gönderiyorsa, yine de yazıp göndermeye devam et. Emin ol ki, bir gün dayanamayıp okuyacaktır.
 
5)    Olur da eğer yazdığın mektuplara, ettiğin güzel sözlere “Lütfen beni artık rahatsız etme” diye cevap veriyorsa bu “Yapma dediğim şeyi yap, yap dediğim şeyi yapma” anlamına gelir. Sen aldırma ve bildiğin gibi devam et, sonunda arzu ettiğine kavuşacaksın.
 
6)    Onunla bir yere gittiğinde ona bak ve bakışların konuşsun. Şaşkınlığa uğrat onu hayran hayran bakarak.
 
7)    Üstüne başına dikkat et. Temiz ve üstüne yakışan giysiler giy, saçını usta bir berber kessin. Tırnakların temiz olsun ve burun kılların gözükmesin. Ağzın da lütfen güzel koksun.
 
8)    Senden aşağı bir pozisyonda olsa bile onu kendinden ileri görürmüş gibi davran, dediklerini onayla. Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez. İşi bitirmek için bir dostun adını kullanabilirsin, bu durumda yakınları sömürmek kötü değildir.
 
9)    Onu beklemediği bir anda öp. Belki kızacak, karşı koyacak ama sen sana verilmeyeni al çünkü bir yandan karşı çıkarken diğer yandan sahip olunmaya isteyecek. Tek dikkat etmen gereken onun narin dudaklarına zarar vermemen.
 
10)    Bir kadını arzu etmek istiyorsan onu iste, o sadece istenmeyi bekliyordur. İlk adımı da atmak erkeğin işidir.
 
11)    Eğer hoşlandığın kadın sana sevimli davranmıyor ve kurlarına karşılık vermiyorsa da sen ısrarından vazgeçme. Eninde sonunda yelkenleri indirip yumuşayacaktır.
 
12)    Ona pahalı hediyeler yerine anlamlı hediyeler al.
 
13)    Bol bol iltifat et ve sözlerini onayla ama sözlerinde yalan olsa bile bunu belli etme. Sanat gizemli olduğunda işe yarar.
 
14)    Kusurlarını görmezden gel. Kadının yanlışlarını görmeyen onu kazanır.
 
15)    Asla kadına yaşını sorma. Bu nüfus memurunun işidir, seni alakadar etmez.


“Sevişirken acele etme. Sevişmenin hazzı aceleye gelmez. Usulca her yerini okşa. Dişi arzuları uyansın böylece. Kıvama gelince dokunuşlar ona haz verir.”


“Ömrün tek bir kadınla geçmesin, bunu kimse yapamaz. Onu aldat ama karda yürürken izini belli etme. İkinci sevgilinle buluşma yerini sadece sen bil, aynı yerlerde buluşma. Oldu da açığa çıktı. Bilinse bile inkar et. Ne eskisinden daha çok sevgili ol ne  de daha yumuşak. Eğer böyle olmazsan suçunu kabul etmiş olursun.”

20 Ekim 2010 Çarşamba

Bu Boka Sanat Mı Diyorsunuz?

Sanatın tek bir tanımı yapılabilir mi? Tartışmaya açık bir soru ve tartışılıyor. Kimilerine göre sanat yaptığını iddia eden herkes sanatçıdır, kimine göre ise sanatın kurallarına uyan kişi sanatçıdır. Tüm bu tartışmaları bir kenara atıp şu ufak soruyu cevaplandırmaya ne dersiniz: Bir müzeye giriyorsunuz ve cam bölmede saklanan bir konserve görüyorsunuz. Yaklaşıp bakıyorsunuz. Üstünde şunlar yazıyor; “Sanatçının Boku. İçindekiler: 30 gr yeni yapılmış dışkı. Servise hazır.” Bu pisliğe sanat diyebilir misiniz?

Sanatçılık kariyerinin en büyük eseri kakasından ibaret olan Piero Manzoni ve bu bildiğimiz insan kakasına en son 23 Mayıs 2007’de bir müzayedede 124.000 euro vermiş insanlar buna sanat diyebiliyor. Bu insanlar farklı bir dünyada yaşamıyorlar. Her gün kubura bıraktıkları pisliğe 124.000 euro veren insanlar ve vücudunun fizyolojik bir işlemini, kubura bırakmak yerine 90 adet konserveye dolduran ve bunları kavramsal sanatın bir eseri olarak sergileyen adam bizim soluduğumuz havayı kullanıyor. Piero Manzoni artık yaşamıyor ama boku halen aramızda. Satılmamış olan konservelerin her biri ayrı bir müzede çok yüksek bir koruma altında sergileniyor. Manzoni’nin her insanın kıçından çıkan kakaları öyle değerli ki, bir müze güneş ışığına maruz bırakılıp bozulan kakası yüzünden dava edilip, yüksek bir tazminat ödemeye maruz bırakılmış. Açık artırmalarda şimdiye kadar birkaç konserve satılmış. Hatta bu konservelerden birisi, satın alan zengin sanatseverin evinde patlamış çünkü konservenin içinde yıllarca kapalı kalan kaka yüzünden metan gazı sıkışması olmuş.

Koprofoliye sanat kılıfı uydurarak ortamlara akmaya çalışan bu sanatseverler hızlı atın arkasından koşup sanata doyabilirler. Hatta bu sanatseverlere tavsiyemiz şudur: 124.000 euroluk sanatçının boku yerine Taksim Umumi Tuvaleti’nde bedavaya halkın birbirinden çeşit (patatesli, sulu, kaya gibi sert) bokuna sahip olun ve böylece sanatı sanat için değil halk için yapın.

(Not: 2008 senesinde o zaman çalıştığım aylık dergide yazmıştım bunu. Az önce rastladım, hoşuma gitti. Dergi dışında da olsun istedim.)

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Usual Suspects Gibiydi

Usual Suspects gibiydi. Limanda bir patlama olmuş, tek görgü tanığı olan sakat bir adam sorgulanmak üzere koruma programına alınmıştı. Adı Sezer Kanzer olan bu adam şerefsizin itin önde gideniydi ama kimse bilmiyordu. Zaten biz de bunu hikayenin sonunda öğrenecektik. Fakat yüzü oldukça masumdu ve kimse bu yüzden ondan şüphelenmiyordu.

Sanki koca patlamada tek suçsuz o gibiydi. 

Patlamada son on yılın en belalı dolandırıcılarından birisi olan Kerim Aktatay’ın da öldüğü düşünülüyordu. İşte bu bilgi dedektif Aslan Biricik’in dikkatini çekmiş, Biricik sırf bu yüzden Ankara’dan İstanbul’a gelmişti. Aktatay’ın öldüğünden emin olmak istiyordu. Bu yüzden araya savcıları da soktu ve tanık koruma programında bulunan Kanzer’i özel olarak sorgulamak için izin aldı. 

Biricik, Kanzer’in ifadelerine güvenmiyordu. Onun yalan söylediğine inanıyordu. Bu yüzden Kanzer’le özel olarak görüşmeden önce onun hakkında derin bir araştırma başlatmıştı. 

Biricik, Kanzer’in bulunduğu odaya girdi. Odada amir Engin Verel de bulunuyordu. 

Biricik, odaya girip masaya oturdu. Kanzer’e baktı. Kanzer de biraz korkulu bir şekilde ona bakıyordu. 

Kanzer konuşmaya başladı. 

-          Çay var mı abi?

Amir Verel cevapladı:

-          Tavla da ister misin pezevenk.

-          Estağfurullah abi. Çay harareti alıyor, ter bastı da beni.

-          İç atleti giyseydin aslanım, yok çay may. 

Kanzer sustu.

Biricik konuşmaya başladı.

-          Beni uğraştırma. İşin doğrusun anlat.

-          Abi ben ifademi verdim, hepsi ord…

-          Başlatma lan ifadenden hayvan. Burada soygun 29 Şubat’ta yazıyor. Buna inanacağımı mı sandın? Diğerlerini bu palavralarla kandırabilirsin ama beni asla.

-          Peki abi, kızma. İyi dinle o halde. Her şey altı gün önce başladı.

Fade out/In

-          Neyse dayı. Haydarpaşa Limanı’na vardık biz.

-          Dur bir dakika dur. Trenle mi gitmiştiniz?

-          Evet.

-          Olum manyak mısınız lan? Ne kadar iyi niyetli soyguncularsınız, trende ne işiniz var hayvan.

-          Abi Kütahya’dan geliyorduk dedim ya.

-          Evladım Kütahya’da ne işiniz var lan?

-          Ya dayı sen dinlemiyorsun beni. Mesaj geldi telefona tıkır tıkır onla uğraşıyorsun.

-          Sus lan, anlat bir daha.

-          Dedim ya ilk soygundan sonra bir süre ortalıklarda görünmemek için Dumlupınar’a gittik.

-          Mal mısınız saf mısınız anlamadım. Dumlupınar’ın nüfusu beş bin küsur lan, hangi izini kaybettireceksin?

-          Neyse ne. Sonra trenle geldik Haydarpaşa’ya. Bastık gemiyi.

-          Sen ne yapıyordun?

-          Ben minibüste bekliyordum bir şey olursa kaçarım diye.

-          Minibüs nereden çıktı lan, trenle gelmediniz mi?

-          Ya işte trenden indikten sonra bir rent a car’a gittik dedim ya.

-          Ne zaman dedin aslanım?

-          Ya abi mesaj geliyor tık tık cevap yazacağım diye dinlemiyorsun abi ya.

-          Hadi anlat neyse.

-          Kimle mesajlaşıyorsun?

-          Bilmiyorum ya tanımadığım bir numara, şimdi odaya girdikten sonra mesaj gelmeye başladı.

-          Vaaay iyiymiş abi, hatun mu?

-          Sen devam et lan.

-          Pardon abi. Sonra işte bam güm ateş ettiler filan, abi ne göreyim?

-          Ne gördün?

-          Hani az önce dedim ya Kayser Göze. Pıt diye vurdu Kerim’i göbeğinden.

-          Eee?

-          Sonra da gemiyi ateşe verdi kaçtı.

-          Niye yardım etmedin arkadaşına?

-          Bu ellerle mi?

-          Arkadaşın değil miydi, sana zor gününde yardım etmedi mi, niye koşmadın peşinden satıcı it?

-          Şeytanı sırtından nasıl vurayım abi?

-          Bırak palavrayı, sen bir bok görmedin.

-          Gördüm abi her şeyi.

-          Görmedin saklanıyordun, uzaktaydın. Kerim ölmedi lan.

-          Nasıl ölmedi abi?

-          Senin gibi bir salağı kullandı.
Baştan beri her şeyi o planlamıştı. Kendisini tanıyan tek kişiyi öldürmek için planladı bunları. Sonra da sen keko gibi gel anlat diye saldı seni Allah'ın malı.

-          Ne diyorsun abi sen?

-          Seni kullandı, sonra da çöpe attı anlıyor musun, izini de kaybettirdi Allahın belası, yine kaçtıııı.

Biricik bunu söylerken bir anda çok sinirlendi ve elindeki kupayı yere çarptı.

Kupa kırıldı ve altında yazan Kütahya porselen yazısı gözüktü.

Tam bu sırada da kırılan kupadan tırsan Kanzer bir anda yerinden fırladı. 

Aktatay:

-          Ulan sen sakat değil miydin?

-          Abi… Abi düzeldim. Allah senden razı olsun abi, düzeldim, vallahi düzeldim, eline ayağına kurban abi, atmasaydın o kupayı düzelemeyecektim, Allah'ına kurban abi, Allah razı olsun abi.

-          Tamam ulan tamam. Defol git, tamam siktir git.

Kanzer odadan normal bir şekilde çıktı ve gitti. Biricik de olanı biteni düşünürken bir faks geldi. Kanzer de bu sırada dışarıda kendisini bekleyen arabaya doğru gidiyordu. Biricik gelen faksı aldı ve dondu kaldı. İkinci kupayı da yere düşürdü. Onda da Kütahya Porselen yazıyordu. Kütahya olayını çözen Biricik, faksı da alıp Kanzer’in peşinden koştu. Kanzer arabaya binmişti ama bir sorun vardı. Değnekçi, para alamadığı için onları salmıyordu. Biricik koştu ve arabaya geldi.

-          Çabuk in ulan arabadan, in in in.

-          Abi ne oldu sorun mu var?

-          Sen sakat değil miydin lan doğuştan?

-          Evet abi.

-          Bak elimdeki belgeye.

-          O ne abi?

-          Askerliğini Malatya’da yapmışsın it.

-          E.. evet abi.

-          Ulan sen bu ellerle nasıl çürüğe çıkmadın o zaman.

-          Abi kantindeydim ben.

-          Siktir lan.

-          Abi vall…

-          Sus tutukluyorum seni.

20 Ekim 2007 Cumartesi

Evliya

Mübarek bir zattı. Bebek gibi bir yüzü, yumuşak bakışları vardı. Bakışlarından adeta “Dindarlık çok güzel bir şey” ifadesi okunuyordu. Bir çok kerameti de vardı. Körleri iyileştiriyor, kısırları tedavi ediyor, topalları yürütüyor, çocuğu olmayanlara çocuk bahşediyordu. Upuzun bembeyaz sakalları, bembeyaz saçları vardı. Uzunca bir cüppe, tertemiz bir sarık giyiyordu. Yemek yerken ağzını şapırdatıp, çorbayı sakallarına bulaştırmasına rağmen “Amına koyim” demiyor, peçeteyle ağzını burnunu siliyordu. Rivayete göre de geceleri değişik bir binek hayvanla Kabe’ye gidebiliyor, tavaf yapıp geri dönüyordu. Allah’ın sevgili bir kuluydu. 

Bana Ergüder Hoca’yı böyle tanıtmışlardı. İsim olarak her ne kadar bir basın danışmanlık şirketi yönetim kurulu başkanı imajı olsa da Ergüder Hoca mübarek bir zattı. Hatta Peygamberin soyundan geliyordu. Peygamberin soyundan gelmesine rağmen isminin neden Ergüder olduğunu kavramasam da bunda da bir hikmet olduğunu biliyordum. Serkan her Çarşamba Ergüder Hoca’nın yanına gidiyor ve sohbetinden feyz alıyordu. Bana da gelmemi tavsiye etti. Uzun zamandır içimde manevi bir boşluk olduğu için kabul ettim. Çarşamba günü yola düştük ve gittik. Çarşamba’nın ne dini ne de manevi bir gün olmaması beni şaşırtmıştı aslında. Neden Çarşamba? Belki de Hoca Çarşambalıydı. Bilinmez deyüp, düştüm yollara. 

Az gittim, uz gittim. Bir seydinin matarasında su damlası misali, günahlarımı çarığıma doldurup gittim. Bir günahkarım ben kapısında, yettim Hatice’m ben sana yettim. Gaza gelmiştim. Bir anda insan-ı kamil olmaya çalışmışken son mısrada sıçmak moralimi bozmuştu fakat bozuntuya vermedim ve kravat takmadığım halde gömleğimin en üst düğmesini de ilikleyip kollarımı sallamadan yürümeye devam ettim. Hocanın dergahı Beylikdüzü’ndeydi. Zaten ebesinin amındaydı ama bir de üstüne trafik yiyince benim sinirlerim laçkalaştı. “Serkan sikeceğim tuluatını. Üç buçuk saattir yoldayız lan. Küba’ya mı gidiyoruz Beylikdüzü’ne mi amına koyim?” dedim. Serkan ise çoktan uyumuştu. Kafasını okşadım ve ellerim yağ içinde kaldı. Saçlarına şekillendirici olarak ya margarin sürmüştü ya da aylardır yıkanmıyordu it.

Beylikdüzü’ne gelince uyandırdım. Serkan önde ben arkada hocanın evine gittik. Çiftlik apartmanıydı. Asansöre bindik ve yukarı çıktık. Hocanın ziline bastık. Zile basınca içeriden “Ding dong misafiriniz geldi lütfen kapıya bakar mısınız?” şeklinde bir ses geldi. "Ne biçim evliya lan bu?" diye düşünmeyi düşündüm ama düşüncemi okur diye götüm attı hemen yavşak şeyler düşünmeye başladım. “Lan bu hoca süper off mis valla süt süt” şeklinde düşündüm. Her ne kadar bu düşüncelerim dini bir tabana indirgenemese de yavşaklık olarak iyi bir kalitedeydi. Evliyadır, gece rüyama girer siker diye kötü bir şey düşünemedim. 

Nihayetinde kapı açıldı. Ergüder Hoca esniyordu. Yeni uyanmış. “Hocam saat 14:30 tsısısı” dedim. “He ya sorma, dün Cnbc-e’de x-files izliyordum geç yattım, gelin içeri.” dedi. Altında Addedas marka bir eşofman vardı. Lastiği iyice gevşemiş götünden aşağıya sarkıyordu. Sağ dizi de yırtılmıştı. Askılı da bir atlet giymişti. Yavaş yavaş hocadan kuşkulanmayı düşünüyordum.

Oturma odasına geçtik. Çilek genç odasıyla döşenmiş olan oturma odası insanın içindeki tüm ulvi hislerin adeta ırzına geçiyordu. Hele duvardaki Spongebob denen yavşağın posterleri tüm mistizmi öldürüyordu. Ergüder Hoca elini yüzünü yıkayıp geldikten sonra yüzüne dikkatlice baktım ve saçlarının beyaz olmadığını fark ettim. “Hocam saçlarınız beyaz değil miydi?” Sırıttı. “Yeaa geçen bir arkadaş oksijen suyu getirmiş sürdüm bak böyle rengi açıldı. Süper olmuş ama değil mi? Sakallara da sürdüm dün akşam bak.” dedi. Böyle derken saçlarını eliyle düzeltip kafasını geri atması da içimde şüpheler uyandırmaya başlamıştı. 

“Hocam neden Çarşamba günleri toplanıyoruz?” diye sordum. “Sen bilmiyordun değil mi? Ben çağrı merkezinde çalışıyorum. Çarşamba günleri shiftim yok çalışmıyorum. Mecburen tısısıs.” Gittikçe hayal kırıklığına uğruyordum. Geceleri Kabe’ye giden adamın çağrı merkezinde işi neydi lan? “Hocam peki Kabe’ye nasıl gidiyorsunuz?” diye sordum. Bir şeyler dedi ama anlamadım. “Ne” diye tekrar sordum. “Zzzt Errrrenkööööy hohahaha” dedi. Serkan da kafasını öne eğmiş tükrüğünü halıya akıtarak gülüyordu. Ergüder Hoca kızdı. “Tükürme lan halıya amcık. Amına koyim evi lama kafesine çevirdiniz lan tüküre tüküre” dedi. Sonra ayağa kalktı. Tamam dedim şimdi vaaz başlayacak. “Plesteyşın oynayalım lan, aç makineyi Serkan” dedi.

TV’yi açıp bir futbol oyunu oynadık. Ergüder Hoca sürekli çirkeflik yapıyordu. “Ba ba ba olum ba göle ba, böyle sokkkarlar heyyy gidi. Lan ibnelik yapma direkt kaleye çekmek yok puşt.” Beni yenmesine izin vermiştim. Çarpmasından korkuyordum. Biz öyle oynarken iyice acıkmıştık. “Hocam biraz midemizi şenlendirelim cennet yiyecekleriyle” dedim. “Cennet yiyecekleri ne lan? Yeni mi açıldı? Ben Dominos’tan söylerim hacı” dedi. Bir extravaganza büyük boy söyledik. Pizza gelince parasını da bize ödetti. Daha ben elimi yıkayıp dönmüştüm ki Serkan’la ikisinin başlamış olduğunu gördüm. “Ohoo ayıp oluyor abi bitirmişsiniz amına koyim. Verin lan bitmiş bu” dedim. Hoca ilk başta ık mık etti ama sonra “Al be iyi ki verdiniz lan parasını al lan boğazına dursun” dedi. “Hocaaaa! Ayıp oluyor ama, aç karnını biz doyurduk lan” dedim. Artık korkmuyordum. Üstelik bu şarlatanlığa sinirlenmiştim. Ben feyz almaya gelmişken sakallarını saçını oksijen suyuyla kızartmış olan bir adamla plesteyşın oynuyordum. 

“Yeter lan. Ne biçim hocasın lan sen? Serkan sen de gülme ve o elini çek omzumdan sikerim senin de belanı. Bir mucizen bile yok lan ne biçim evliyasın?” diye bağırdım. Ergüder Hoca çok sinirlendi. “Yazıklar olsun sana. Al şimdi sana mucize. Bak sen bunu yapabilir misin” dedi. Ellerini çapraz tutup ters çeviriyordu. Sonra da kulaklarını oynatmaya başladı. “Hadi yapsana, yapsana lan” diyordu kulaklarını oynatırken. Şok içindeydim. “Gözlerini kapa” dedi. Kapadım. “Şimdi aç” dedi. Açtım. İyice yakınıma gelmişti. “Şimdi sola dön” dedi. Tam kafamı sola çevirmişken orada duran parmağı gözüme girdi. Serkan’la altlarına sıçarcasına gülüyorlardı. Gözlerim doldu. Hemen koşup alaturka tuvaletinin taşına sıçıp götümü silmeden dışarı kaçtım. Mirkelam gibi koşarak eve gidecektim ama Beylikdüzü’nden götüm yemedi. Otobüse bindim. O sırada da sinirim geçti, yoldaki güzel kızları kestim. Birisi bana baksa göz kırpacaktım ama hiçbiri bakmadı.

Eve gelip MSN’i açtım. Yeni birisi eklemişti beni. Nicki [#08506]ewliya olan birisiydi bu. Onay verdim. Hemen bir titreşim attı. “slm nbr, ben ergüder :P” dedi. “adrsini srkandan aldmmmm :O” diye devam etti ve bir titreşim daha attı. “Hoca sen ne acayip bir şeymişsin lan? Niye böylesin sen?” dedim. “Yaw aq sende arızaymşsnnnn. kabeye gitgel gitgel geceleri ne pahalıııı biliyormsnnn :) ebm skldiiii aq” yazdı. “Bak smileyye" dedi ve bir smiley gönderdi. Yanar döner bir ışıkla "oruç tut sıhhat bul" yazıyordu. Hemen engelledim ve MSN’den çıktım. Şehir yavaş yavaş karanlığa bürünüyordu. Pencereden aşağıya bakıp besmele çekerek tükürdüm. Kapıcının kafasına geldi. Gülerek yatağıma gittim.

10 Ağustos 2006 Perşembe

Gofret Bir Milyon

Bir reklam cümlesi. Kısa ve öz. Sadece özne ve yüklem.

Öznesiz bir cümle bana çok yalnız gözükür. Bir cümlenin var olabilmesi için yüklemi olması yeterlidir ama yaşamak için de sadece yemek yeterlidir buna yaşamak denirse. Öznesiz bir cümle gibiydi son zamanlarda hayatım. Öznesiz cümle gibiydim, ben yüklemdim, Serkan dolaylı tümleç. Hayat beni öğelerime ayırıyordu, etken miydim edilgen mi? Geçişli mi geçişsiz mi? 

Gittikçe saçmalıyor sıçıyordum ama hava da deli gibi sıcaktı. Ben son yıllarda böylesi bir sıcak ne gördüm ne de duydum. Üstüne üstlük Özge'yle aramda bir şeyler olacak gibiydi.

Adeta eriyordum, ben ve tüm öğelerim. Ben cümleydim. Cümle alem de benimle dalga geçiyordu. Çünkü cümleydim ama yüklemdim ben. Yani cümle olabilmek için gereken her şey vardı bende. Yüklemdim ama başka kimsem başka hiçbir öğem yoktu. Yalnızdım. Ben basit bir isim fiildim.

Ulan sıcak gittikçe başıma vuruyordu ki, kırmızı ışıkta karşıdan karşıya geçmek için beklerken saçmalıyordum. O gün Bahçelievler'de işim vardı. Marmara Üniversitesi'nin Seferoğulları Apartmanı görünümlü kampüsüne gidip bir işimi halledecektim. Halledip dönerken akbil de bitmişti. Ekonomik olarak bir çıkmazdayım. Bunu en iyi sevgili akbilim tasavvur ediyordu. Bitmiş bir akbil, bitmiş bir insan demektir. İçi boş bir akbil, içi boş bir ceptir. Drilluulu değil de draaadaaat draaadaaat draaadaat draaadaaat diye öten bir akbil bitmiş bir kişiliktir. Hele o akbilin "bu ibnenin akbili boş, fakir lan bu hahahaha, dradaaaaat" diye bağırmasıyla tüm kafaların "Kim lan bu fakir?" diye bakması kişiliği bitirici mükemmel bir faktordur. Max faktor.

Kendimi otobüsten nasıl dışarı attım da minibüse bindim hatırlamıyorum o sıcağın etkisiyle. Minibüste kendime geldiğimde vitesin tam önünde oturuyordum. Tam husyelerimin hizasındaydı vites ve ikinci ve dördüncü viteslerde hep tedirgin oluyordum. Baraj kurmuş gibi oturuyordum ama bu da tehlikeliydi çünkü minibüs ahalisi "Vay orospu çocuğu karıyı kızı kesip alete irtifa kazandırıyor" diye düşünebilirdi.

O sırada yukarıdan şıp şıp diye bir şeyler damlamaya başladı yüzüme. Tam göz çukurlarıma doluyordu şıp şıp şıp şıp şıp. Muntazaman. "Allah allah, bu ne yağmur mu yağıyor acaba?" diye kafamı çevirdim yukarı... Keşke çevirmeseydim, keşke o an minibüs kaza yapsaydı, ya da bir göktaşı çarpsaydı minibüse, görmeseydim ben o suyun kaynağını. Keşke... Keşke... Fazlaca yağlı bir abi... Kısa kollu bir gömlek giymiş... Tepemdeki demire tutunmuş düşmemek için... Fazlasıyla yağlı ve hava da fazlasıyla sıcak olduğu için koltuk altından şıp şıp damlatıyor.... Damacana gibi... Dedim ya yüklemim ben, abi de gizli öznem olmuş beni tamlıyordu... Bunu haketmek için ne yapmıştım bilmiyorum ama nasıl olsa gözler ıslanmış dedim ve ağlamaya başladım. Hayatıma ağladım, kendime ağladım, yalnızlığıma ağladım. Abinin terlemesi bitince kestim ağlamayı. Gözlerimi Blume ile kurulamaya çalıştım ama terli tuzlu suya dayanamadı Blume ve parça pinçik oldu.

Ben sonra Merter'de indim ve metro durağına yöneldim. Orayı bilenler bilir, bir tane ışık var orda. İşte orda beklemeye başladım ve en başta bahsettiğim şu ağdalı cümleleri, özne yüklem benzetmesini kuruyordum.

Işık yeşile dönünce atladım yola. İleride de metro rayları var, onun ortasından geçemeyeceğimize göre üst geçidi kullanmak zorundaydık. Metro yolunun ortasında geçilir mi hiç, komik olmayın, hahaha, allah aşkına bunu demeyin bana. 

Merdivenlerde dilenciler, satıcılar vardı. Bir tanesi gofret satıyordu. Bağırdı arkamdan "Gofret bir milyon." 

Duraksadım. bir daha bağırdı. "Gofret bir milyoooon." 

-Ne bir milyonu lan.

-Abi bir milyon.

-Milyon mu kaldı olum.

-Abi öyle dediler bir milyon, on tanesi.

Korktum. Şimdi bir milyonluk senet imzalatırlar gofretler karşılığında beni bile satın alırlar diye korktum. Bu çocuklar çok acımasız, yaparlar valla. Arkamdan fıtı fıtı sesler geliyordu ama. Döndüm arkamı. "Abi bir milyooon." 

-Lan gitsene arkamdan tövbe tövbe.

-Ama bir milyooon.

-Tamam anladık sen git yerine.

Sonra ben iyice korktum çünkü çocuk 7 yaşlarında göstermesine rağmen çok güçlü gözüküyordu, kalın bilekleri vardı. Yedi yaşındaki bir çocuktan dayak yeme olasılığı var ya arkadaşlar, ben bir daha ölene kadar evden çıkmazdım. 

Merdivenlerden aşağıya indim. Metroya jeton aldım. Arkamı döndüm. Annnnanıı. Bela çocuk gelmişti yine. Büfenin kenarında gölgede duruyordu. Gözleri kırmızı kırmızı parlıyordu. Tiz ve şuh bir sesle "gofret bir milyoooğğğğn" dedi ve bir ısırık aldı ambalajını açmadan. Dişleri sipsivriydi. Bir tane gofreti de yaladı. Ben endişelenmeye başladım, cebimden bir raid çıkardım gittim üstüne sıktım gofretçi çocuğun. Bir iki ııyyyk ıyyyk etti, yukarı kaçtı merdivenlerden. Tepeye çıkınca baktı bana ve hemen döndü fıtı fıtı gitti. 

Metroya bindim. Gofretçi çocuktan da kurtulmuştum. Kafam rahattı. Artık Özge'yi düşünüyordum. Karşı dairede oturuyordu. Hoşlanıyordum ondan ve o da bana bir şeyler hissediyordu sanırım. Hatta sabah çıkmadan ona, akşam onunla önemli bir şey konuşacağımdan bahsetmiştim. Aklım sıra sabahtan girizgahı yapmış, akşam da Rutkay Aziz gibi "söndön höşlönüyorum" diyecektim.

Mithatpaşa durağına geldik arada. Normalde bir kadın sesinin Mithatpaşa demesi lazımdı. Ama mikrofona bir erkek sesi geldi ilk başta. Se se se yaptı. Sonra şunları söyledi: "Gofret bir milyooon."

Hemen imdat frenine bastım. Kapıyı açtım ama gofretçi çocuk benden önce geldi. Kolumu büküp koltuğa yapıştırdı beni. 

"Bana bak aslanım. Bu gofreti alacaksın. Akıllı ol. İbnelik yapma, iki saattir peşinde koşuyorum lan." dedi.

"Abi kulun köpeğin olayım bırak beni, ben ne yaparım gofretle"

"Götüne sokarsın hahahahaha" diye güldü. Metrodaki herkes güldü. 

Bir milyon verip on tane gofret aldım. Gofretçi çocuk da beni azat etti. Elimde on tane Gofretto marka kolpa gofret gözümde yaşlar, gururum incinmiş bir şekilde indim metrodan. Arkamdan halen gülüyorlardı. Gofretçi çocuk da sarktı metrodan "Bir daha gelme lan buralara düdük" dedi. Hatta kesmedi arkamdan koşup kıçıma da bir tekme attı. Ben yere düştüm. Gofretlerden birisi kırıldı.

Yukarı çıkıyordum merdivenlerden. Özge de beni bekliyormuş kapıda. Hemen gözleri ışıldadı. 

"Naber?" dedi hafif heyecanlı bir sesle.

Dönüp boş gözlerle baktım. hayatımın öznesi olabilecek Özgem orada bana bakıyordu ama ben artık etken değil edilgen biriydim, gururum incinmişti. Hiçbir şey diyemedim ona. 

Tekrar konuştu. "Hani demiştin ya sabah bir şeyler konuşacaktın benimle, ne diyecektin?" diye sordu meraklı bir sesle.

Dudağına yaklaştım. Arada üç santim vardı.

"Gofret bir milyon" diyebildim. On gofretin içinden üç tane aldım kırık gofretle geri kalan 6 sağlam gofreti kafasının üstüne koyup eve girdim.

O gün aseksüel olmayı düşündüm ama sonra hemen vazgeçtim. Özge de o olayın sabahında taşındı evden. Gofretleri yemiş sanırım. Çünkü boş ambalajını çöpte gördüm. Halen çatısız öznesiz bir cümleyim ben, ara sıra Serkan nesne olarak giriyor eve ama yalnızlık zor be gülüm. Sana söylüyorum Özge, o gofretler aşkımızın edatlarıydı bizi birbirimize bağlayacak, sen onları utanmadan yedin, ben halen saklıyorum onları fırında, gün gelir de bana gelirsin diye, ısıtıp sana ikram ederim diye.