1 Kasım 2011 Salı

Gorgias'ı Ben Öldürdüm!


Hiçbir şey yoktur” diyerek söze başladı Gorgias. O antik götünün üstünde retorik ustası olmanın rahatlığıyla oturuyordu. Belli ki az sonra, yine usta dil darbeleriyle dinleyicilerini kendinden geçirecek, söz sanatlarını en fevkalade şekilde kullanarak herkesi söyledikleri konusunda ikna edecekti. Bu şarlatanlığa daha fazla dayanamayacağımı o an anladım. Kirli bir politikacı gibi oturan ve gözümde o an Nihat Doğan’dan farksız olan bu adama sırf antik diye saygı duymamı beklemeyin!

“Çok şey vardır Gorgias” diyerek ortaya atladım. Herkesin şaşkın bakışları üstümdeydi. O döneme hiç uygun olmayan yırtık ve taşlanmış Levi’s 501 kotum, Adidas ayakkabılarım, kurukafalı t-shirt’üm değildi insanların beni yadırgamasına sebep olan. Hayvan herifler sanki her gün İstiklal’e çıkar gibi gelen insanlara alışkınmış gibi ona değil de, hangi cüretle ortaya atladığımı sorguluyordu. Herkesin kulağına eğilip tek tek “Baba akşam Asmalı’ya gidelim mi?” desem bu kadar şaşırmayacaktı yavşaklar. Milattan önce dördüncü yüzyıl lan! Ne Asmalı’sı kimse demez mi?

Herkes öyle bakınca kendimi tanıtmak zorunda kaldım. “Merhaba. Ben Peder. Galata’da yaşıyorum. Şu az ilerisi aslında. Uçakla bir saat. Ama şu anki şartlarda zor tabi. Gorgias Bey’in sözünü kesmek istemezdim ama söylediklerini saçma bulduğumu itiraf etmeliyin. ‘Hiçbir şey yoktur’ ne demek ya? Tabi ki çok şey vardır.”

“Mesela ne vardır?” diye alaycı bir şekilde sordu bana Gorgias.

“Bakın Gorgias Bey, en azından üstümdekilere dikkat etseydiniz bunu sizin şu anki hayat birikiminiz ve teknolojinin geldiği noktayla hayal gücünüzle üretemeyeceğinizi bilirdiniz. Yani siz hiçbir şeyin olmadığını söylüyorsunuz ama yırtık kotum öyle demiyor. Hiç değilse konfeksiyon var. Konfeksiyon varsa toptan kumaşçı var, fantezi kumaş satanı var, kot kumaşı satan var. O varsa çaycısı var, kebapçısı var. Onlar varsa alışveriş merkezi var. Üstelik bu saydıklarım tamamen kot pantolon sektörüne dair var olanlar yarrağım. Ne demek hiçbir şey yok?”

Gorgias mütebessim suratından hiçbir şey bozmadı. “O halde şunu dinle” dedi. “Bir şey varsa bile bilinemez.

“Hocam, nasıl bilinemez? Baba? Götümden mi uydurdum sana ben konfeksiyonu? Var ki, biliyorum.”

Gorgias yine gülümsedi. “Peki o zaman şunu dinle” dedi. “Bilinse bile başkalarına bildirilemez.

“Hacut! Deminden beri ne anlatıyorum it gibi burada. Köpeklik ediyorsunuz bana karşı. Konfeksiyon var dedim ve sana söyledim tüm bunları. Bak sana özet geçiyorum; Konfeksiyon vardır. Konfeksiyon bilinir, ben biliyorum. Bildiğim konfeksiyonu sana bildiriyorum.”

Gorgias yine gülümsedi. “Elbette, tüm bildiklerini, benim bilgim dışında olduğu ön kabulüyle bana sunmaktasın genç adam. Hiçbir şey olmayacağı, senin karşımda bana ukalalık yapmanı engellemeyeceği gibi; hiçbir şeyin bilinemeyeceği, senin bildiklerini, benim bilememem anlamına gelmediği gibi; başkalarına bildirilemeyeceği, senin bildiklerinin zaten bende var olabileceği ihtimalini değiştiremeyeceği gibi; Cevahir Alışveriş Merkezi’ni sen daha doğmadan bildiğimi senden saklayacak değilim. Fakat AVM yoktur, bilinemez, bildirilemez. AVM’ye gidilir fakat ben milattan önce yaşadığım için gidemem. Sense gidebilirsin. Neden gidebilirsin peki? Belki de sadece olmadığın ve ben olmanı istediğim için. Hani belki de varsın ama ben bilemem var olduğunu da sen yine de asgari ücretini kazanırken, var olmayan bir varlık olarak, sana emredilen zevkler peşinde koşarken bir hiç olduğunu ve bu suretle bana, beynimin kötü tarafının hayal ürünü olduğunu ispatlayabilirsin. Bence genç adam, ne sen varsın, ne de sana az önce bakan şu insanlar! Bana aksini ispatla genç adam ve DOĞ!

Söylediklerinin yarısını anlamamıştım. Elimi cebime attım, taksi fişleri çıktı. Diğer cebime attım, bot faturası çıktı. Maaş da bitmişti. Gorgias’ın sözleri de ağırıma gitmişti. Hemen bir kılıç düşündüm, sırtımda, sivri tarafı ensemi kesen... Çıkardım kılıcı kınından. “Gorgias şimdi siktim belanı çok konuşan pezevenk seni” diye saldırdım Gorgias’a. Delik deşik ettim ünlü feylesofu. Ardıma bile bakmadan çıktım gittim. O zamanlar Türk Ceza Kanunu olmadığı için bir şey olmadı. Ertesi gün ama taş tabletlerde çıkan gazetede haberi okudum.

“GÜPEGÜNDÜZ VAHŞET: ÜNLÜ FEYLESOF ÖLDÜRÜLDÜ”
 Ünlü feylesof ve hatip Gorgias dün alçakça bir saldırıda öldürüldü. Nereden geldiği belli olmayan ve görgü şahitlerinin ifadelerine göre Olivium’dan giyinmiş gibi duran bir genç Gorgias’ın sohbetine geldi. Gorgias’la tartışan ve kimliği henüz belli olmayan genç tartışma sırasında kılıcını çekti. Talihsiz feylesofa saldıran genç, yaşlı adamı delik deşik etti. Olaydan sonra kayıplara karışan saldırganın bulunması için Antik Yunan Emniyet Müdürlüğü geniş çaplı arama başlattı. Emniyet Müdürü Torakles saldırganın er geç adalete teslim edileceğini söyledi. İyi bir hatip olarak bilinen Gorgias evli ve iki çocuk babasıydı. İyi derecede İngilizce bilmekteydi. Cenazesi yarın öğle namazına müteakip Teşvikiye Camii’nden kaldırılacak. 

6 Nisan 2011 Çarşamba

Ben Bir İnternet Bağımlısıyım (Bir İnternet Bağımlısının İtirafları)


En samimi itirafım. Ama sözlerime başlamadan önce aşağıda anlatacaklarımın kesinlikle insanlara interneti, siteleri girmeyi, Chat yapmayı özendirecek nitelikte olmadığını belirtmek isterim. Zira ben gençliğimi, en verimli yıllarımı internete heba ettim ve bu yok oluş hikâyemi de tüm detaylarıyla anlatacağım.

Bu lanet benim yıllarımı götürdü. Hayattan keyif alan benliğimi sömürdü. Yürüyen bir robota dönüştürdü.

Lise yıllarımdı. Hep Beyoğlu’ndaki Memo Sokak’ta takılıyorduk. Memo sokak şimdi yok ama belki son halinden dolayı aklınızda kötü bir imaj belirecektir. O zamanlar sandığınız gibi değildi. Aklı çalışan, keyifli, hayattan zevk alan neşeli gençlerdik ve orada toplanır eğlenirdik. Geyik yapar, şakalaşırdık. Karıya kıza yavşardık. Manita yapmaya çalışırdık. Bense gerçekten grup içinde çok sevilen, her zaman çağırılan gencecik, gözleri parıldayan bir delikanlıydım. Saçlarım simsiyah ve parıl parıldı.

Biz kendi halimizde takılırken aylar sonra Memo Sokak’ta garip tipler belirmeye başladı. İstanbul’un varoşlarından kopmuş, deri ceketli, etrafa caka satan, içimize girmeye çalışan tiplerdi. İnternet satmaya çalışan tiplermiş onlar. Sonradan anladık ama iş işten geçmişti. Geçmesi işten bile değildi çünkü herkes içten bile değildi. Ne yazık ki etrafımızdaki gencecik çocukların bir çoğu internete o zamanlarda başladı. İşin garibi, bize sürekli kimlik soran polisler bu insanları hiç görmüyordu. Umurlarında da değildi zaten şimdi düşününce…

Ben kişisel olarak internete çok karşıydım. Bunu da defalarca grup içinde belirtmiştim. Ama o zaman bir tane kız arkadaşım vardı ve abisi internete giriyordu. Abisi de biz arkadaşlarla evde takılırken geliyordu ve bizimle sohbet etmeye çalışıyordu. Sonra birden muhabbetin ortasındayken “Ben bir internete bakıp geleceğim” diyordu. Ben o kadar karşı olmama rağmen, kimse sesini çıkarmamasına rağmen hepimiz aslında içten içe merak ediyorduk.

Bir gün yine abisi “Ben bir internete bakıp geleyim” dedi. Ben de gizlice peşinden gittim. Bir internet cafe’ye gitmişti. Tam bilgisayarın başına oturacakken klavyesini elinin altından çektim. Bu birden delirdi. “Ne yapıyorsun?” sen diye bağırdı. “Bunu yapacaksan, internete gireceksen, gözümün önünde gireceksin” dedim. Ik mık etti, yapmak istemedi ama en sonunda dayanamadı ve “Tamam” dedi. Ne kadar aptalca bir hareket yaptığımı şimdi fark ediyorum ama o zaman bana onun internete girişi, Mirc’e bağlanışı, porno sitelere bakışı ve tüm bu muhteşem ritüel çok çekici gelmişti.

O gün internete başladım.

Aslında internete tamamen bağımlı olmam uzun bir sürece yayıldı. Başlangıçta sadece mail kutuma bakıyordum. Sonraları Mirc, sohbet odaları, Chat, porno siteler derken tam bir internet bağımlısı olmuştum. İşin kötüsü de ne biliyor musunuz? Benim bir çok arkadaşım da sırf ben başladım diye benden gizli gizli internete girmeye başlamışlardı. Bir çok pırıl pırıl arkadaşımın da sonunu hazırlamıştım farkında olmadan.

Gün geçtikçe arkadaşlık bağlarımız koptu. O pırıl pırıl gençler gitti yerine her gün internete giren, sohbet eden, porno sitelere giren hayattan keyif alamayan gençler geldi. Ben yaklaşık yedi ay sonra ilk kez bir internet krizine girdim. Sabah kalkıp okula gitmem gerekirken bana tireme geldi. İnternetsiz yapamıyordum. Tüm vücudum adeta bir felç geçirmişçesine titriyor internete girmek için yalvarıyordu. Hemen son gücümle, evde kıyıda köşede bulduğum, babamın cebinden çaldığım paralarla internet cafe’ye gittim. Ve internet bağımlılığının en ilginç yanı ne biliyor musunuz? O internetin başına oturup, çetleşmeye girdiğiniz an tüm hastalığınız sona eriyor. İnternet sizi hem hasta ediyor hem de iyileştiriyor.

Ailemin yüzünü bile artık görmüyordum. Eve geç giriyordum, gün boyu kalkmıyordum. Beni yakalamasınlar diye kapımı bile kilitliyordum. Babam beni birkaç kez kemerle dövmeye kalktı ama ağladığım için acıdı “Odana git” dedi. Zaten odamda olduğum için pencereden atladım ve o günden sonra bir daha eve dönmedim.

Sokaklarda dileniyordum. İnternete girebilmek için daha fazla dilendim, tuvaletler temizledim. Şimdi söylemek istemeyeceğim kadar pis işe bulaştım. Ve o zaman internet de yavaştı. Ama daha fazla internet için daha fazla para bulmak zorundaydım. İnternet bağımlıları bilir, internet bir süre sonra yetmez. Vücut daha fazla internet ister. Zaten internet bağımlılığından ölenler, interneti yeteri kadar alamayıp daha hızlı alabilmek için götüne mouse, klavye, USB stick, CD sokanlar olmuştur.

İnternet krizlerim gün geçtikçe artıyordu. Porno sitelerdeki fotoğrafların açılmasını bile bekleyemiyordum. 33600 modemlerle sayfalar süt beyaz açılıp iki saat bekleme süresiyle baş başa kaldığımda çıldıracak gibi oluyordum.

O süre içinde bir çok arkadaşımız aramızdan ayrıldı. İnternet başındayken ölenler de oldu, kol gibi gelen faturalar yüzünden “Babam sikeceğine ben kendimi sikeyim” deyip intihar edenler de oldu. Ama sonuçta yalnız kalakaldım.

Bir gün internetin dozunu ayarlayamadım. Aynı anda hem çet, hem oyun, hem porno oynarken aşırı doz aldığımdan kalbim durdu. Yere yığıldım. Şansıma o sırada bir doktor da porno izliyormuş. Hemen elini peçeteye silip yanıma geldi ve kalbimi tekrar çalıştırdı. Bugün bu satırları yazabiliyorsam onun sayesindedir.

Polis beni bulup hastaneye kaldırdığında internete girdiğim de anlaşılmış oldu. Hemen aileme haber verdiler. Ailem de geldi ve benim internete girdiğimi onlar da anladı. Yüzlerine bakamadım. Annem bir gün boyunca ağladı. En son gece yarısı olduğunda ben ağzımı açıp “Anne ben bu internetten kurtulmak istiyorum” dedim.

Beni tedavi için Ege’de bir balıkçı kasabasına yerleştirdiler. İkametgahımı da oraya aldılar. Oradan tam yedi kez kaçtım. Üç kez daha kalbim durdu porno izlerken. Ama en sonunda karar verdim ve bir senelik Ege’de balıkçı kasabası tedavisinden sonra interneti tamamen bıraktım.

Ama hayata geri döndüğümde şaşkındım. Ne yapacağımı bilemiyordum. Hiç arkadaşım kalmamıştı. Sudan çıkmış balığa dönmüştüm. Kendimi öğrenmeye verdim. Çok öğrendim. Bir daha internete tam olarak dönmedim. Sadece iki kez yavşadığım kız link gönderdi diye Fizy’ye girdim. Bir kez de Youtube’a girdim ama yasaklı olduğu için tutuklandım. Onun için de tekrar tedavi görmek zorunda kaldım.

Şimdi tamamen temizim ama halen aklıma internet geliyor. Yakamı halen bırakmadı. Hem de internetten karı düşürenleri gördükçe halen aklıma düşüyor ama hem kendime hem aileme söz verdim artık internete girmeyeceğim. Umarım bu sözümü yerine getirebilirim.

Ve gençler! Sizlere tavsiyemdir. Siz, siz olun, internete bulaşmayın! hayatınızı karartmayın…

28 Mart 2011 Pazartesi

Herkes Her Şeyi Biliyor Anasını Satayım!

Bilmek hiçbir işe yaramaz. O bilgiyi nasıl kullanacağındır önemli olan. Hani hep böyle bir şeyler bilmiş edalarında dolaşıyoruz ya. Kendimi de ayırt etmiyorum. Her boku biliyoruz ya. Mizah hakkında da ahkam kesecek üst düzey mizah algımız var ya. Hani muhteşem ince siyasi tespitler yapacak muhteşem bir entelektüel birikimimiz var gibi ya. Öyle her siyasi olayda nokta atışı yapabilecek lümpen ulusalcı tavırlarımız var ya. Hani aşk konusunda hepimiz birer gönül adamı gibi aforizma üretiyoruz ya. Her bok hakkında söyleyecek lafımız var ya. Bil bilme önemli değil. Hiçbiri bir boka yaramıyor güzel kardeşim. Hiçbiri bir boka yaramıyor. Bilgileriniz, üç beş kitaptan okuduklarınızı satmanız bir boka yaramıyor. Ne sana, ne bana!

Mesela ben matematiği “bilmenin” bir halta yaramadığını seyyar oyuncakçıdan öğrendim. Sanırım liseliydim. Lise 1 olmalıydı. Sabahın altı buçuğunda okula gidiyordum. Galata Köprüsü’nde hızla bir liseli gibi yürüyordum. Hani şu bir çubuğa asılı envai çeşit oyuncak olan satıcılar var ya… İşte onlardan birisi de önümde yürüyordu. Tam onu sollarken bana seslendi.

“Lan. Baksana buraya.”
“N’oldu abi?”
“N’apıyorsun sen bu saatte lan burada?”
“Okula gidiyorum abi.”
“Hee. Aferin sana. Adam olacaksın demek.”
“Ehe ehe”
“Sana bir matematik testi yapayım ben o zaman.”

Türkiye’nin en iyi okullarından birisine gidiyorum. Adam ne sorabilir ki? Bu iğrenç elitist havalardayım. Halbuki özüme baksan Zeytinburnuluyum. Artistliğin kime lan lavuk?

“Sor abi.” dedim.

Adam taşak geçer gibi eliyle dört işareti yaptı. “Bu kaç?”
“Dört” dedim dalga geçerek. Sonra eliyle beş yaptı. “Bu kaç?”
“Beş” dedim. Bu böyle birkaç sayı boyunca geçti. Şimdi siz bekliyorsunuz ki adam bana birden integral, türev filan soracak ben de size “İşte aslında bilmediğimiz görünümlerin altında ne farklı hayatlar yatıyor” diye boktan bobo edebiyatı parçalayacağım. Hayır. Öyle olmadı. Ben tam kendime güvenim gelmiş ve adama artistçe “Peki ya sen şunu biliyor musun?” diye matematik parçalayacakken adam bana birden nah çekti. “Peki bu kaç piç?” dedi. Kahkaha attı.

Adam bana sekiz yüz bilinmeyenli denklem sorsa yine düşünür cevaplamaya çalışırdım ama adam bana nah çekti lan! Öyle kala kaldım. Eleman da kahkaha atarak yoluna devam etti. “Haydi siktir git okuluna gerizekalı” dedi.

O an değil belki ama bilginin değil bilgiyi nasıl kullandığının önemli olduğunu anladım. Hayır o değil de, ulan Allah’ın manyağı. Haydi ben sabah altı buçukta okula gidiyorum da sen kime oyuncak satmaya gidiyorsun lan sabahın köründe?

4 Ocak 2011 Salı

31

Aralık kaç çeker?

***

1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31 Aralık

***

Başka?

***

Elim nasır tuttu.

***

Üniversitede porno çekilir.

Pornoda 31 çekilir.

Aralık 31 çeker.

***

Anladın sen onu.

***

Sen anladın ama ben bir sik anlamadım.

Ne yazdım lan ben?

(Yılmaz Özdil Stayla)

18 Aralık 2010 Cumartesi

Münazarada Eski Sevgiliyle Karşılaşmak

“İnsan hayvana benziyor. Hayvan da bir insan yani sonuçta. O da kaka yapıyor, yemek yiyor. Sevişiyor arada. Düzensiz bir seks hayatı var hayvanın. Çok eğlenceli bir hayatı yok. Misal olarak kediyi ele alalım. Sokakta yaşayan bir kediysen diğer kedilerden dayak yiyorsun. Gününün büyük kısmı o çöp senin bu çöp benim, yemek aramakla geçiyor. Arada miyavlayıp tıslıyorsun, yoldan karşıdan karşıya geçiyorsun. Eziliyorsun filan. Normalde sevişmek aklının ucundan geçmiyor ama Mart gelince kafan tutuyor. ‘Ulan bir karı olsa da sevişsek’ diyorsun. Şanslıysan zayıf bir manita bulup ensesinden ısırıp iki git gel, işini bitiriyorsun. İnsanı hayvandan ayıran da işte bu nokta. Biz manita bulmak için ensesini ısırmak zorunda değiliz ama ebemiz sikiliyor o hatunu yatağa atacağız diye. Bana mı dedin lan? Bana mı? Bana bana Peder’ine”

Ayna karşısında çalışırken en sonunda hep yavşıyordum. Münazaraya bir hafta kalmıştı. İnsan ve hayvan arasındaki farkı ağdalı bir örnekle anlatıp, insanın neden hayvandan üstün olduğunu iki artı iki dört edercesine bir argümanla kabul ettirecektim. Evrime karşı çıkan dindar kararlığında çalışıyordum. Aynanın karşısında çalışıyordum ki sonra o kadar kişinin karşısında sesim ciyaklamasın. Ama işte cümlenin sonunu bağlayamıyordum. Göt gibi kalıyordum her seferinde. Ya Robert De Niro oluyordum ya da Bihter Ziyagil. “Sokmuşum münazarasına, kafam girsin dayısına” dedim ve sırıtarak götümü kaşıdım.

---Bir hafta sonra---

Yanımda Suat ve Gökay vardı. Ben ortada oturuyordum. Üstümde babamın Mahmutpaşa’daki tesettür giyimci arkadaşından lise mezuniyetimde bana aldığı paçası kısa, domuz gripli insan suratı rengindeki takım elbise vardı. Oturduğum için taşaklarım bayağı sıkışmıştı. Paçalar da dizime kadar gelmişti lan. Çorabım bitmiş, üstünden bir çoraplık kadar yerden de kıllı bacaklarım gözüküyordu. Allah’tan masanın üstünde Anadolu Turzim ve Otelcilik Meslek Lisesi restoran masası örtüsü vardı da gözükmüyordu.

Sabahtan beri on yedi kez işemeye gitmiştim. Vücudumda su kalmamıştı. Bakkal portakalına döndüm işemekten ama yine de çişim geldi. “Ulan Suat, ağzımda tükürük kalmadı amına koyim. Halen çişim var. Avucunu aç da işeyeyim” dedim. Şaka yaptığımı anlamadı avucunu açtı. Gökay’a baktım. O da sevgilisine mesaj atıyordu. “arklralym aşkm snr arrm” yazıyordu. Hüsranla önüme döndüm.

Ben önümdeki iğrenç masa örtüsüne odaklanmış “Ulan tartışmaktan anladıkları ‘O laflar boy boy siksin seni kovboy’ olan adamlarla niye münazara takımı kurdum?” diye düşünürken, diğer takım da yerini almıştı. Hiç o tarafa bakmamıştım.

Münazara hakemi mikrofona tık tık yaptı. “Evet sevgili arkadaşlar. Let the münazara begin” dedi ve sözü rakip takıma verdi.

Rakip takımın sözcüsü konuşmaya başladı. “İnsan ve hayvan. Bir arada yaşamak zorunda olan yaratıklar” dedi.

Şok oldum. Tanıdık bir sesti. Bim’de eski sevgilimle karşılaştığımdaki gibi hissettim. Bir zamanlar bana “Ayakların tombi gibi kokuyor” diye kızan ses şimdi “İnsan” diyordu. Bir zamanlar “Osurdun mu?” diye soran ses şimdi “Hayvanı insandan ayırmak mümkün mü?” diye soruyordu. Eski sevgilimdi bu.

O tarafa baktığım an o da kafasını bizim gruba çevirdik ve göz göze geldik. Bir an duraksadı. Kötü ayrılmamıştık aslında. Ben ona üç orospu, bir kaltak, yedi siktir git demiştim. O da bana beş pezevenk, doksan üç alçak orospu çocuğu demişti. Ama kötü sayılmazdı ayrılmamız. Ben belki bir, iki sevişiriz diye boş mesaj atmıştım sonuçta. Affetmeye hazırdım.

Bana baktı ve kafasını çevirip konuşmasına devam etti. “İnsan sevişmek ister. Ama neden? Üremek için. Soyunu devam ettirmek için. Hayvan da sadece üremek ister. Peki aradaki fark ne?” Sanki nispet yapar gibi konuşuyordu. O sevişmeli, sokuşmalı konuşunca ben de erekte oldum. Zaten memelerini kesiyordum. Değişik bir sutyen mi giymişti ne? Dimdik gözüküyordu. Gökay da o sırada kulağıma eğildi. “Hacı abi kurmuşsun çadırı ehehe” dedi. “Yok lan kumaş pantolon kıvrılıyor öyle oturunca” dedim.

Eski sevgilim konuşmasını bitirdi. Münazara sözcüsü sözü bana verdi. Önce ağzımı açıp hazırladığım konuşma metnini önüme çektim. Sonra vazgeçtim. Eski sevgilimin gözünün içine bakarak konuştum. “İnsan önce insan olacak kardeşim. Hayvan mesajdan filan anlamaz ama insan anlar. Boş mesaj da olsa mesaj mesajdır. Önce insan olacaksın kardeşim. Biz köpek miyiz, hayvan mıyız, adam değil miyiz?” dedim. Sonra “siktir git ya” der gibi kağıtları yere fırlattım. Herkes şaşırmıştı. Ama salondan büyük bir alkış koptu. Herkes münazara konusuyla alakalı sandı. Ben alkışı alınca gaza geldim.

“İnsanla hayvan arasındaki fark güzelim, insan kalbiyle, hayvan götüyle sever. Biz kalbimizle sevmişiz. Biz adam gibi sevmişiz, hayvan gibi değil” dedim. Salon coştu. Münazara sözcüsü sözü tekrar eski sevgilimin takımına verdi.

“İnsanı hayvandan ayıran en önemli özellik ellerini kullanabilmesidir. Zaten insan aklını ve sosyalleşerek ayakta kalabilmeyi de bu sayede gerçekleştirebilmiştir.” dedi.

Hemen sözünü kestim. “İnsan dediğin sevdiğinin elini bırakmaz güzelim. Hayvan olan sevgiden anlamaz güzelim” dedim konfeti yağdı sahneye.

“Lütfen sözümü kesmeyin” dedi. “Hayvan da insan da hayatta kalabilmek için, onun hayatını tehlikeye sokan engelleri yok etmek zorundadır.”

“İnsan dediğini hayatta tutan sevgisidir. Yemişim ben hayvan gibi sevişmeyi güzelim. İki attırmakla sevilmez bebeğim” dedim, salonu iyice arkama aldım.

Eski sevgilim bilim altında bana laf sokuyordu. “İnsan toplulukları gibi, bazı hayvanlar da topluluk dürtüsüyle hareket etmeyi başarmışlar ve sosyal ortamlarında doğal liderler seçmişlerdir” dedi.

“Ulan bizim arkadaş çevremiz yok sanki. Her gün kakara kikiri yapıyorduk, şimdi mi kötü olduk? İyi o zaman hayvan gibi yaşayalım. Sen evinin orta yerine sıçar mısın? Bir osurduk diye sevgilinin kalbini kırmaz mısın? Biz sevdiğimizin adını kalbimize kazımışız bir kere zalim” Feci laf sokmuştum, dişlerim arasından fısırdayarak güldüm. Masaya sol dirseğimi dayamış, yan tarafımı da iyice yaslamış, taşak geçer gibi dinliyordum. Hatunun her dediğine “He he” diye gülerek kafa sallıyor, ara sıra seyircilere dönüp sağ elimle hatunu gösterip, kafamı açıyla yana sarkıtıyor “Hey Allah’ım ya” hareketi yapıyordum.

Ne olduysa işte bu özgüven sonrasında oldu. Hatun sözü almıştı. Ağır konuştu. Dedi ki “Hayvandan farklı olduğunu sanan insan, insanlara karşı da acımasız olabilir.”

“Ulan bir dediğini iki etmedim. Sikik arkadaşlarına da tahammül ettim. Acımasız olsam önce o Gökberk yavşağının ağzına sıçar sonra da Deren’in bacısını sikerdim amına kodumun orospusu seni.”

---Münazaradan bir ay sonra---

Benim küfrümden sonra hükmen mağlup sayılmamızdan beri bir ay geçti. Aslında kötü bir şey demedim. Yani telafi edilebilir bir şey. Her gün ortalama yedi boş mesaj atıyorum ama halen cevap gelmedi.